Cahil Seviciliği ve Entelektüalizm Nefreti

Kaynak: Steve Johnson

 

Bu yazının kapak fotoğrafını bilerek bir soyut sanat eseri seçtim. Bu eserin toplumumuzda ifade ettiği değeri düşünmeye sizi teşvik etmek için seçtim. Sizce kaç kişi bu esere bakıp bu esere yönelik olumlu duygular geliştirebilir? Kaç kişi bu eserden estetik bir haz alabilir? Çoğu kişinin "Buna da sanat mı diyorlar!" diyeceğini tahmin ediyorum. Ya da güzel bir opera parçasını düşünün. Mesela büyük hayranlıkla dinlediğim Jakub Józef Orliński'den Magnificat: II. Quia respexit eserini bir dinleyin. Sonra bu opera eserinin kaç kişide tarifsiz duygular oluşturacak bir tesiri olabileceğini düşünün. Çok az sayıda kişi değil mi? Benimle ortak zevkleri olmayan kişilerin çoğuyla konu bir şekilde sanata, bilime, estetik zevklere ve kültürel ögelere geldiğinde böyle bir çatışma içerisinde kalıyorum. Birisine güzel bir opera parçasından bahsettiğimde, kimi zaman kendi başımayken de opera dinlediğime bile inandıramıyorum. Tabii durum, kültürel birikimi yüksek kişiler ile bir şeyler paylaşırken elbette çok farklı oluyor. Şu anda yaşadığımız dönemde, Türkiye'de (ki diğer ülkelerde de böyle bir durum var ama benim asıl gözlemlerim Türkiye'ye yönelik) ciddi bir sanattan anlamazlık, entelektüel ögeleri küçümseme ve hatta bunları dalgaya alma furyası hâkim. Öyle ki "entel" kelimesi bile küfürmüş gibi kullanılıyor. Dalgaya almak bir yana, bu eserleri üreten ya da kültürel birikimi yüksek kişilere karşı da bir nefret söz konusu. Bu kişilerin hep bir açığını arama, yerden yere vurma ve karalama niyeti güdülüyor. Ama topluma bir arpa boyu bile yol aldıramayacak meseleler, kişiler ve ürünler üzerine ciddi bir mesai harcanıyor. Topluma potansiyel katkısı neredeyse hiç olmayan, belirli bir metodoloji bile bilmeyen, entelektüel ögeler bir yana üzerinde yaşadığı toprağın tarihini bile bilmeyen siyasilere harcanan zamanın haddi hesabı yok. Ya da estetik dendiğinde bir fikri bile olmayan kişilerin eserleri şişirilerek, "eğlence" adı altında her yerde dinleniyor. Toplumun yıllardır gelen dinamiklerini ayaklar altına alan, insana saygıyı, kadına saygıyı, sevgiyi hiçe sayan kişilerin şarkıları en çok dinlenenlere giriyor. Konuşma kelime haznesi 500 kelimeyi geçemeyecek kişiler televizyonlarda en çok zamanı işgal ediyor. Büyük bir çoğunluk bunlardan rahatsız olmuyor bile. Ama söz ne zaman entelektüellerin ilgi alanlarına gelirse, yüzünü üstten bakar bir tavra alıp atıp tutmaya başlıyorlar. Opera mı? Boş iş. Soyut sanat mı? Ben bile yaparım. Matematikten zevk almak mı? Delilik. Güzel giyinmek, şık olmak mı? Kasıntı. Bir kişi bir alanda çok başarılı mı oldu? Okuduğu okullara bak, biz de okusak öyle olurduk. Bir kişi kendi emeğiyle büyük varlık sahibi mi oldu? Kesin nevzuhur olmayan zenginliktir. Kimse kendi emeğiyle başarılı olamaz, kimse gösteriş yapmaksızın estetik tutkulara sahip olamaz. Vasatı koruyan ve nitelikten rahatsız olan bir zihniyetin bakış açısı bu. 

İşte Türkiye'de şu anda, en azından benim gördüğüm kadarıyla, cahil seviciliğine teşne bir zihniyetin sesi çok çıkıyor. Hatta bu zihniyet muhtemelen çoğunluğu oluşturduğu için de vasat, oranın normali hâline geliyor. Médiocrité partout, yani vasatlığın meşrulaştırılması ile karşı karşıya kalıyoruz. Böyle bir atmosferde entelektüel, toplumla temas etmekten neredeyse utanır hâle geliyor. Geri çekiliyor, içe kapanıyor ve bilgi kamusal alandan ziyade entelektüelin kendi sınırları içinde kalıyor. Sonuçta bedeli, toplumsal ilerleme ödüyor. Peki niye? Cahil seviciliğinin toplumsal dokuda böylesine belirleyici bir hâkimiyet kurmasının arka planında ne var? Bilmiyorum. Tek bir cevabı olduğunu da hiç sanmıyorum, daha ziyade birbirini besleyen çok katmanlı toplumsal dinamiklerin bir sonucu. Uzun süredir biriken tarihsel ve psikolojik reflekslerin toplamı olduğu kesin. Bu yazıda, bu seviciliğin arkasında yattığını düşündüğüm bazı olası reflekslere değineceğim. Öncesinde şunu belirtmekte fayda görüyorum: Ben bir tarihçi değilim, psikoloji alanında konuşabilecek yeterliliğe sahip birisi değilim, bu yazı da akademik bağlamda değerlendirilebilecek bir yazı hiç değil. Keza bu yazıyı da Türkiye entelijansiyası içinden biri olarak kaleme almıyorum, haddime değil.

Türkiye'de belki de bu entelektüalizm nefretinin en çok yansıdığı yer kitaplardır. Ülkemizde ne yazık ki kitap okuyan kişi sayısı bir hayli az. Bu kadar az kitap okunan bir toplumda entelektüel uğraşlara yönelik bir ilgi beklemek belki de toplumsal gerçeklikle örtüşmeyen bir temennidir. Yine benim gözlemlerime göre, toplumun önemli bir kesimi bırakın yazı kaleme alabilmeyi, karşılıklı iletişimde etkili cümleler kurmayı bile başaramıyor. Okuduğunu anlama noktasında ise çok vahim bir durumdayız. Şimdi, okuduğunu anlayamayan, gördüğünü yorumlayamayan insanların bilim ve sanat gibi alanlara yönelik bir ilgi geliştirmesini ne kadar bekleyebiliriz? Yani sorunun kökleri çok daha derinde yatıyor olsa gerek. Belki de eğitim sisteminin en derinlerinde yatıyor. Böylece ilk yorumuma çıkıyoruz: eğitim eşitsizlikleri ve sınıfsal kızgınlık. Eğitimde bölgesel ve sınıfsal farklılıklar, fırsat eşitsizlikleri ve "eğitim ayrıcalığı" algısı, geniş kitlelerde entelektüellere (ve elit okullara ya da mesleklere) karşı tepki üretiyor. "Neden onlar, neden ben değil?" hissi de cahil seviciliğini besliyor olsa gerek. Bu eğitim ayrıcalığının bilinçsiz bir şekilde olumsuz tarafında kalanlar ise; zayıf bir kültürel eğitim dolayısıyla, entellerin uğraş alanlarından mecburen uzak kalıyor. Gerek donanımsal gerekse maddi imkânlar bakımından erişemediği alanlar, bireyi zamanla kendisini "ezilen" ya da "görmezden gelinen" bir sınıfa ait hissetmeye itiyor. Toplumsal dinamikleri ve psikolojik arka planı son derece karmaşık olsa da, bu tür durumlarda çoğu zaman bir suçlu arayışı tetikleniyor. Ortaya çıkan huzursuzluğun faturası ise sıklıkla entelektüellere kesiliyor.

Bu durumun belki de en güçlü amillerinden biri popülizm olabilir. Popülizm; bilgiyi itibarsızlaştırarak cehaleti, eleştiriyi bastırarak vasatı ve elit nefreti üzerinden de cahil seviciliğini körüklüyor. Popülizmin varlığı ise doğrudan politik nedenlerle ilişkili. Toplumsal sorunlar karmaşıktır, çözümler uzun vadeli ve sancılıdır, bir takım bedeller ödenmesini gerekli kılar. Popülizm ise basit anlatı ve hesap sorulmayan söylem vaat eder. Analiz yerine slogan, çözüm yerine düşman, politika yerine duygu. Size tanıdık geldi mi? Bilgi, politikacının işine gelmez. Zira bilgi; veriye, tutarlılığa ve sürekliliğe ihtiyaç duyar. İşte bu sebeple de entelektüalizm, politikacı için yavaşlatıcı etmendir. Popülizm ise hızlandırıcı rol oynayan bir stratejidir. Popülizm; politikacının hesap verme zorunluluğunu azaltır, kurumsal denetimi zayıflatır, uzmanları devre dışı bırakır (ki Türkiye'de bununla çok sık karşılaşıyoruz, deprembilimcilere gösterilen itibarı bir düşünün), eleştiriyi "elit kibri" olarak damgalar. Bunlar arasında en önemlisi ise; başarısızlıklar kişisel değil, düşmanların suçudur. Alın size bir politikacı rüyası.

Tamam, yukarıda bahsettiklerim bütün dünyada geçerli. Popülizm hemen hemen her yerde iş yapan bir strateji gibi gözüküyor. O hâlde bu Türkiye'deki durumu açıklamaya yetmez, değil mi? Elbette yetmez, burada bahsettiğim hiçbir şey bu sorunu açıklamaya yetmez. Toplumsal dinamiklerle ilgili hiçbir sorun ne bir blog yazısında ne de bir akademik makalede açıklanabilir. Muhtemelen tutarlı bir sosyolojik makale yazmak Einstein'ın görelilik makalesini baştan yazmaktan bile relativistik olarak daha zordur. Ama popülizmin Türkiye'ye özgü çok önemli bir yanı var. Yani en azından ben öyle düşünüyorum. Bu strateji Türkiye'de çok daha güçlü işleyebiliyor. Niye? Türkiye'de eğitim farkları çok büyük, sınıfsal geçişler kırılgan ve devlete duyulan güven kişilere kaymış durumda. Bu ortamda popülizm; anlaşılır, duygusal ve kapsayıcı gibi görünen ama aslında dışlayıcı bir dil üretir. Bunun sonucu olarak da kurumlar zayıflar, bilgi değersizleşir, vasat norm olur ve entelektüel kurban ilan edilir. Türkiye yıllardır bu bilgiyi sistematik olarak değersizleştirme sürecine maruz kalıyor. Toplum buna göre şekil değiştiriyor. Belki de cahil seviciliğinin temellerinde bu nedenler de yatıyordur.

Burada bahsettiklerimin hepsi benim şahsi fikirlerim ve gözlemlerimden ibaret. Doğrusu, konuya yönelik yeterince akademik donanımım da yok. Bir tarihçi, ekonomist ve sosyolog bakış açısıyla bu olgu çok daha derinlemesine ve uzmanca incelenebilir. Burada aklımdaki her şeye de değinmem mümkün değil. Mesela sosyal medyanın etkisi gibi daha niş ama etkisi küçümsenemeyecek konulara da değinilebilirdi. Onlara da başka yazılarda değinmeyi çok isterim. Zamanınızı ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. Bilgiyle kalın! 

Çınar Civan

English: Founder and editorial director of Bilimetri. Co-founder of the Sci-Hook Organization. He works on physics and abstract mathematics. He is involved in science communication and trying to bring science to more people. Türkçe: Bilimetri'nin kurucusu ve yayın direktörü. Sci-Hook Organizasyonu'nun kurucu ortağı. Fizik ve soyut matematik üzerine çalışıyor. Bilim iletişimi faaliyetlerinde bulunuyor ve bilimi daha fazla kişiye ulaştırmaya çalışıyor. ORCID ID: 0000-0001-6378-8630 githubyoutubelinkedin twitter instagram email

Previous Post Next Post

Contact Form